
Bilirkişinin görevi, uyuşmazlığın teknik veya özel uzmanlık gerektiren yönlerini açıklığa kavuşturmaktır. Buna karşılık kusurun hukuki anlamı, kusurun derecesi, asli veya tali kusur ayrımı ve yüzdelik kusur dağılımı gibi değerlendirmeler yargılama yetkisinin özüne ilişkindir. Bu nedenle bilirkişi, mahkemenin yerine geçerek “%75 kusurlu”, “asli kusurlu”, “kusursuz” ya da benzeri biçimde nihai hukuki sonuç tesis edemez; mahkeme ise bilirkişi raporunu diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirerek hukuki sonuca kendisi ulaşır. 6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu m. 3, HMK m. 266, m. 279/4, m. 282 ve CMK m. 63 ile m. 67 birlikte okunduğunda bu çerçeve açık biçimde ortaya çıkmaktadır.
Hukuki tartışmanın merkezinde şu ayrım yer alır: Teknik tespit başka, kusurun hukuki tayini başkadır. Bilirkişi; fren izi, çarpma noktası, hız, iş güvenliği ekipmanının niteliği, makine koruyucusunun bulunup bulunmadığı, tıbbi uygulama ile zarar arasındaki teknik ilişki, mühendislik hatası, statik aykırılık veya uzmanlık alanına giren benzeri maddi ve teknik olguları ortaya koyabilir. Ancak bu bulgulardan hareketle hukuken kime ne ölçüde kusur yükleneceği, mahkemenin normatif değerlendirmesidir. Nitekim Türk Borçlar Kanunu m. 74 de, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararının hukuk hâkimini bağlamadığını açıkça düzenlemektedir.
Kusur oranı neden bilirkişinin değil, hâkimin alanındadır?
Kusur, yalnızca fiziksel olayın nasıl gerçekleştiğine ilişkin bir mesele değildir. Kusur değerlendirmesi; ihlal edilen davranış kuralının niteliği, özen yükümlülüğünün kapsamı, somut olayda beklenen dikkat standardı, karşı tarafın davranışı, illiyet bağı ve bazen de zarar görenin müterafik kusuru gibi hukuki unsurların birlikte tartılmasını gerektirir. Bu yönüyle kusur oranı salt teknik hesap değildir; teknik veriler üzerinde yükselen hukuki bir takdirdir. Kanun koyucu da tam olarak bu sebeple, bilirkişinin hukuki nitelendirme ve değerlendirme yapamayacağını, hâkimin ise bilirkişi görüşünü diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendireceğini düzenlemiştir.
Uygulama da aynı yöndedir. Adalet Bakanlığı bünyesindeki bilirkişilik bölge kurullarına ait disiplin ve denetim kararlarında, bilirkişinin hukuki değerlendirme yapmasının temel ilkelere aykırılık oluşturduğu; normatif değerlendirmenin yalnızca hâkime ait olduğu; failin eyleminin hukuki niteliği veya ceza verilip verilmeyeceği gibi sonuçlara yönelik kanaat bildirilmesinin bilirkişilik görevinin sınırını aştığı açıkça vurgulanmaktadır. Bu yaklaşım, sadece teorik bir usul kuralı değil; uygulamada denetlenen bir sınırdır.
Mevzuatın ortaya koyduğu sınır
HMK m. 266’ya göre mahkeme ancak çözümü hukuk dışında özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişiye başvurabilir; hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözülebilecek konularda bilirkişiye başvurulamaz. Aynı Kanun’un 279/4. maddesi, bilirkişinin raporunda ve sözlü açıklamalarında hâkim tarafından yapılması gereken hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunamayacağını düzenler. Devamında HMK m. 282, bilirkişi görüşünün mahkemeyi bağlamadığını, hâkimin raporu diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendireceğini hükme bağlar. Bu üç hüküm birlikte değerlendirildiğinde, bilirkişinin kusur oranını bağlayıcı biçimde belirleyen merci olmadığı tartışmasızdır.
6754 sayılı Bilirkişilik Kanunu m. 3 de aynı sınırı tekrar etmektedir. Bu maddeye göre bilirkişi, çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar dışında açıklama yapamaz; hukuki nitelendirme ve değerlendirmelerde bulunamaz. Ayrıca genel bilgi veya tecrübeyle ya da hâkimlik mesleğinin gerektirdiği hukuki bilgiyle çözülebilen konularda bilirkişiye başvurulamayacağı da ayrıca belirtilmiştir. Dolayısıyla sorun yalnızca bir “rapor dili” meselesi değil; kanuni görev alanı meselesidir.
Ceza yargılamasında da tablo değişmez. CMK m. 63, hukukî bilgiyle çözümlenmesi mümkün olan konularda bilirkişiye başvurulamayacağını söyler. CMK m. 67/3 ise bilirkişinin, raporunda ve sözlü açıklamalarında çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hususlar dışında açıklama yapamayacağını ve hâkim tarafından yapılması gereken hukukî nitelendirme ile değerlendirmelerde bulunamayacağını açıkça düzenler. Bu sebeple taksir, kusur derecesi veya fail davranışının hukuki sonuçları konusunda bilirkişinin mahkeme yerine geçmesi ceza yargılamasında da kabul edilemez.
Bilirkişi neyi söyleyebilir, neyi söyleyemez?
Bilirkişi, örneğin trafik kazasında araçların çarpışma açılarını, hız tahminini, fren ve savrulma izlerini, görüş mesafesini, yol geometrisini ve teknik çarpışma mekanizmasını açıklayabilir. İş kazasında koruyucu ekipmanın bulunup bulunmadığını, risk analizi yapılıp yapılmadığını, eğitim ve denetim eksikliği olup olmadığını, makinenin teknik güvenlik şartlarını karşılayıp karşılamadığını ortaya koyabilir. Tıbbi uyuşmazlıklarda uygulanan işlemin tıbbi standartlara uygunluğunu, komplikasyon ile hata ayrımını, zarar ile müdahale arasındaki teknik illiyet ilişkisini değerlendirebilir. Bunların tamamı teknik inceleme alanıdır.
Buna karşılık “davacı asli kusurludur”, “sanık tali kusurludur”, “işveren %80 kusurludur”, “sürücü tam kusurludur”, “ceza verilmelidir” ya da “hukuki sorumluluk doğmuştur” gibi ifadeler, teknik açıklamanın ötesine geçer. Bu tür ifadeler hukuki nitelendirme niteliği taşır. Özellikle yüzdelik kusur oranı, ilk bakışta sayısal ve teknik bir tespit gibi görünse de gerçekte ihlal edilen kuralın ağırlığı, davranışların karşılaştırılması ve sorumluluğun paylaştırılması gibi normatif bir takdiri içerdiğinden hâkimin alanında kalır. Uygulamadaki denetim kararlarında da bilirkişinin bu sınırı aşması temel ilke ihlali olarak değerlendirilmiştir.
Burada önemli bir incelik vardır: Uygulamada bazı raporlarda yüzdelik dağılımlar yazılmış olabilir. Ancak raporda böyle bir oran bulunması, o kısmın hukuken bağlayıcı olduğu anlamına gelmez. Mahkeme, bu oranı olduğu gibi benimsemek zorunda değildir; teknik bulguları ayıklayıp hukuki takdiri bizzat yapmakla yükümlüdür. Somut olayın özelliğine göre raporun tamamının veya belirli bölümlerinin yetersiz görülmesi hâlinde ek rapor ya da yeni bilirkişi incelemesi de yaptırılabilir.
Yargıtay kararları ne söylüyor?
Yargıtay 21. Hukuk Dairesinin 15.02.2011 tarihli, 2009/16201 E. ve 2011/1145 K. sayılı kararında, iş kazasına ilişkin hukuk davasında ceza dosyasında alınan kusur raporuna dayanılarak hüküm kurulması isabetsiz bulunmuştur. Kararda, Borçlar Kanunu’nun ilgili hükmü uyarınca ceza davasındaki kusur oranının hukuk hâkimini bağlamadığı özellikle belirtilmiş; mahkemenin işçi sağlığı ve iş güvenliği uzmanlarından yöntemince rapor alıp bu raporu mevcut delillerle birlikte değerlendirmesi gerektiği ifade edilmiştir. Bu karar, kusur meselesinin hukuk yargılamasında bağımsız ve mahkeme merkezli ele alınması gerektiğini açık biçimde göstermektedir.
Yargıtay 13. Hukuk Dairesinin 17.09.2018 tarihli, 2016/6397 E. ve 2018/8029 K. sayılı kararına yansıyan yaklaşım da aynı doğrultudadır. Kararda, eldeki dosyada kusur raporu alınmış olmasına rağmen ceza dosyasındaki kusur oranlarına bağlı kalınarak tazminat hesabı yapılması hatalı bulunmuş; ceza dosyasındaki kusur değerlendirmesi ile hukuk dosyasındaki değerlendirme arasında çelişki varsa, bu çelişkiyi giderecek uzman bilirkişi heyetinden rapor alınması gerektiği vurgulanmıştır. Yargıtay burada da nihai kusur takdirinin mahkemeye ait olduğunu, başka dosyadaki kusur oranının otomatik biçimde taşınamayacağını ortaya koymaktadır.
Yargıtay 4. Hukuk Dairesinin 24.05.2021 tarihli, 2021/2500 E. ve 2021/1479 K. sayılı kararında ise dikkat çekici bir vurgu vardır: Kazanın oluş biçimi tereddüte yer vermeyecek derecede açık ise hâkimin veya hakemin kusur oranlarını kendisinin belirleyebileceği kabul edilmiştir. Ancak aynı kararda, bu belirlemenin olayın oluş biçimine etki eden tüm unsurlar değerlendirilerek yapılması gerektiği özellikle belirtilmiştir. Bu karar, bilirkişinin kusur oranı belirleyememesi ilkesinin karşısında değil; aksine onu tamamlayan bir içtihattır. Çünkü burada son sözü söyleyen yine bilirkişi değil, hâkimdir.
Yargıtay 17. Hukuk Dairesine atfedilen kararlarda da benzer şekilde, kusur oranlarının belirlenmesinin teknik değil hukuki bir konu olduğu; elde edilen teknik bulgular ışığında ihlal edilen kurallar gözetilerek oran tayininin hâkim tarafından yapılması gerektiği ifade edilmektedir. Bu yaklaşım, trafik kazaları ve sigorta uyuşmazlıklarında yerleşik hale gelmiş durumdadır.
En çok karşılaşılan uyuşmazlıklarda bu ilkenin önemi
Trafik kazalarında raporlar çoğu zaman sürücü, yaya, araç maliki, sigorta şirketi ve bazen kamu idaresi bakımından kusur dağılımı içerecek şekilde düzenlenmektedir. Oysa mahkeme açısından belirleyici olan, rapordaki çıplak oran değil; kazanın teknik oluşu, kaza tespit tutanağı, tanık anlatımı, görüntü kayıtları, keşif ve diğer delillerle birlikte yapılan hukuki değerlendirmedir. Aksi yaklaşım, bilirkişiyi fiilen hüküm kuran merciye dönüştürür.
İş kazalarında sorun daha da büyüktür. Çünkü işverenin gözetim borcu, iş güvenliği eğitimleri, risk analizi, denetim yükümlülüğü, işçinin davranışı ve müterafik kusur gibi unsurlar, sadece teknik değil aynı zamanda hukuki değerlendirme gerektirir. Yargıtay’ın ceza dosyası kusur raporuyla yetinmeyip hukuk dosyasında ayrı ve yeterli inceleme yapılmasını istemesi de bu nedenle isabetlidir.
Ceza davalarında ise özellikle taksirle yaralama ve taksirle ölüme neden olma suçlarında bilirkişi raporlarının doğrudan “kusurlu”, “kusursuz” ya da “cezalandırılmalı” sonucuna bağlanması savunma hakkı bakımından ciddi sakınca doğurur. CMK m. 67/3’ün amacı, teknik uzmanlık ile yargı yetkisinin sınırlarını ayırmaktır. Bu ayrım korunmadığında, rapor delil olmaktan çıkıp kararın yerine geçen bir metne dönüşme riski taşır.
Bilirkişi raporu kusur oranı içeriyorsa ne yapılmalıdır?
Hukuk yargılamasında bilirkişi raporu tebliğ edildikten sonra taraflar iki hafta içinde rapordaki eksikliklerin tamamlatılmasını, belirsiz hususların açıklatılmasını veya yeni bilirkişi atanmasını talep edebilir. Mahkeme de gerekli görürse ek rapor alabilir ya da yeni bilirkişi aracılığıyla yeniden inceleme yaptırabilir. Dolayısıyla raporda hukuki değerlendirme veya yüzdelik kusur tayini yapıldığı düşünülüyorsa, buna somut ve maddeli itiraz geliştirilmesi gerekir. İtiraz, yalnızca “rapora katılmıyoruz” düzeyinde bırakılmamalı; hangi bölümün teknik tespit, hangi bölümün hukuki takdir olduğu açıkça ayrıştırılmalıdır.
Ceza yargılamasında da taraflara, yeni bilirkişi incelemesi istenebilmesi veya itirazların bildirilebilmesi için süre verilmesi gerekir. Bu nedenle müdafi veya vekil bakımından doğru yöntem, raporun teknik sınırı aştığını, hâkim yerine hukuki nitelendirme yaptığını, bu sebeple hükme esas alınamayacağını ve gerekirse yeni uzmanlardan ek inceleme alınması gerektiğini açıkça ortaya koymaktır. Somut olayın özelliğine göre uzman mütalaası alınması da savunmayı güçlendirebilir.
Sık sorulan sorular
Bilirkişi raporunda yüzdelik kusur yazarsa bu oran geçerli olur mu?
Tek başına hayır. Raporda yazılı oran, mahkemeyi bağlayan nihai hukuki sonuç değildir. Hâkim, raporu diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirir; oranı aynen benimseyebilir, kısmen dikkate alabilir veya tümüyle yetersiz bulabilir.
Ceza dosyasındaki kusur raporu hukuk mahkemesini bağlar mı?
Kural olarak bağlamaz. TBK m. 74 açıkça, ceza hâkiminin kusurun değerlendirilmesine ve zararın belirlenmesine ilişkin kararının hukuk hâkimini bağlamadığını düzenler. Yargıtay da ceza dosyasındaki kusur oranına dayanılarak hukuk dosyasında hüküm kurulmasını isabetsiz bulmaktadır.
Hâkim bilirkişi raporuna aykırı karar verebilir mi?
Evet. HMK m. 282 gereği bilirkişi görüşü takdiri delildir; hâkim raporu diğer delillerle birlikte serbestçe değerlendirir. Ancak bunu yaparken gerekçesini dosya kapsamına uygun ve denetlenebilir şekilde ortaya koymalıdır.
Her kusur uyuşmazlığında bilirkişi zorunlu mudur?
Hayır. Teknik inceleme gerektiren hususlarda bilirkişi önemli olabilir; fakat hukuki nitelendirme gerektiren hususlarda bilirkişiye başvurulamaz. Hatta Yargıtay’ın bazı kararlarında, olayın oluşu yeterince açıksa hâkimin kusur oranını kendisinin belirleyebileceği kabul edilmiştir.
Mevzuat ve İçtihatlar Işığında Hukuki Değerlendirme
Bilirkişinin kusur oranını belirleyememesi, salt usul tekniğine ilişkin dar bir kural değildir; adil yargılanma hakkı, yargı yetkisinin devredilmezliği ve hukuki güvenlik ilkesiyle doğrudan bağlantılıdır. Bilirkişi, mahkemenin karar verebilmesi için gerekli teknik zemini hazırlar; fakat hukuki sonuca varan merci değildir. Kusur oranının, asli veya tali kusur ayrımının ve sorumluluğun nihai dağılımının mahkeme tarafından yapılması gerekir. Somut olayın özelliklerine göre teknik bulguların yoğunluğu değişebilse de, hukuki takdir yetkisinin bilirkişiye bırakılması mümkün değildir. Özellikle trafik kazası, iş kazası, tıbbi müdahale ve taksir suçları gibi alanlarda bilirkişi raporunun sınırlarını doğru okumak, çoğu dosyada davanın kaderini belirleyen temel meselelerden biridir. Bu nedenle raporun yalnızca sonucu değil, görev sınırına uygun hazırlanıp hazırlanmadığı da ayrıca değerlendirilmelidir.



