tr

Hibrit Kopuş Savunması Perspektifinden Müdafinin Duruşmayı Terki ve Duruşmadan Çıkarılması

Hibrit Kopuş Savunması Perspektifinden Müdafinin Duruşmayı Terki ve Duruşmadan Çıkarılması

Ceza yargılamasında savunmanın etkisi çoğu zaman yalnızca ne söylendiğiyle değil, nerede durduğu ve hangi noktada mesafe koyduğu ile de belirlenir. Bazı dosyalarda müdafinin duruşmayı terk etmesi ya da mahkeme tarafından duruşma salonundan çıkarılması, yüzeyde yalnızca bir “usul olayı” gibi görünür. Oysa bu iki durum, savunmanın etkinliği, yargılamanın adilliği, müdafi yardımından yararlanma hakkı ve mahkemenin duruşma düzenini sağlama yetkisi bakımından çok daha derin sonuçlar doğurur. Avukatlık Kanunu avukatı yargının kurucu unsurlarından olan bağımsız savunmanın temsilcisi olarak konumlandırırken, ceza muhakemesi mevzuatı da savunmanın duruşmadaki varlığını salt sembolik değil, yapısal bir güvence olarak kabul eder.

Bu yazımızda “hibrit kopuş savunması” ifadesi, savunmanın sistemle bütünüyle uyumlu kaldığı çizgi ile tümden çatışmaya sürüklendiği çizgi arasında kurduğu stratejik mesafeyi anlatan analitik bir çerçeve olarak kullanılmaktadır. Bu bakış açısından mesele, müdafinin duruşmada kalıp kalmaması kadar, savunmanın ne zaman kurumsal sınır içinde kaldığı, ne zaman meşru itiraz geliştirdiği ve ne zaman yargılamanın adil yapısına yönelen bir kırılmayı görünür kıldığıdır.

Kısa cevap olarak

Müdafinin duruşmayı terk etmesi ile duruşmadan çıkarılması aynı şey değildir. İlki çoğu durumda müdafinin iradi davranışıdır; ikincisi ise mahkemenin duruşma düzenine ilişkin yetkisine dayanır. Ancak her iki durumda da temel soru aynıdır: Savunma hakkı fiilen korunmuş mudur? CMK m. 188, zorunlu müdafilik bulunan hâllerde müdafiin hazır bulunmasını kural olarak şart koşar; buna eklenen istisna, Anayasa Mahkemesi tarafından dar yorumlanmış ve sonucu etkileyen esaslı işlemlerin müdafi yokluğunda yapılamayacağı özellikle vurgulanmıştır.

Savunmanın yargılamadaki yeri neden bu kadar kritik?

Ceza yargılamasında savunma, yalnızca sanığın söz hakkı değildir. Müdafi yardımından yararlanma hakkı; silahların eşitliği, çelişmeli yargılama ve maddi gerçeğe adil biçimde ulaşma amacıyla doğrudan bağlantılıdır. Anayasa Mahkemesi, şüpheli veya sanığa sadece soyut bir savunma hakkı tanınmasının yeterli olmadığını; savunmanın etkili biçimde kullanılabilmesi için meşru vasıta ve yollardan, özellikle de müdafi yardımından yararlandırılması gerektiğini açıkça ortaya koymuştur. Müdafi yardımı bu nedenle lüks bir tercih değil, birçok dosyada adil yargılanmanın fiilî güvencesidir.

Bu çerçeve, müdafinin duruşmada bulunmasının neden salt “fiziksel hazır oluş”tan ibaret olmadığını da gösterir. Müdafi, delillerin ortaya konulması, tartışılması, itirazların zapta geçirilmesi, soruların yöneltilmesi ve usule aykırılıkların anında görünür kılınması bakımından savunmanın teknik taşıyıcısıdır. Nitekim Avukatlık Kanunu da avukatın görevinin adalet ve hakkaniyete uygun çözüm ile hukuk kurallarının tam uygulanmasını sağlamak olduğunu belirtir.

Mevzuat ne söylüyor?

CMK m. 188’e göre duruşmada hükme katılacak hâkimler, Cumhuriyet savcısı, zabıt kâtibi ve kanunun zorunlu müdafiliği kabul ettiği hâllerde müdafiin hazır bulunması şarttır. Aynı fıkraya sonradan eklenen cümlede ise müdafiin mazeretsiz olarak duruşmaya gelmemesi veya duruşmayı terk etmesi hâlinde duruşmaya devam edilebileceği düzenlenmiştir. Bu ifade ilk bakışta oldukça geniş görünse de, uygulamada sınırsız bir devam yetkisi doğurduğunu söylemek doğru değildir.

CMK m. 151 ise 150. madde uyarınca görevlendirilen müdafinin duruşmada hazır bulunmaması, vakitsiz olarak duruşmadan çekilmesi veya görevini yerine getirmekten kaçınması hâlinde hâkim ya da mahkemenin derhâl başka bir müdafi görevlendirilmesi için gerekli işlemi yapacağını düzenler. Yeni müdafi savunmasını hazırlamak için yeterli zaman olmadığını açıklarsa oturum ertelenir. Yani kanun, özellikle zorunlu müdafilik alanında savunma boşluğunu “oldu bitti” ile geçiştirmek değil, yeniden güvence altına almak ister.

Öte yandan CMK m. 203, duruşma düzeninin mahkeme başkanı veya hâkim tarafından sağlanacağını, düzeni bozan kişinin savunma hakkının kullanılmasını engellememek koşuluyla salondan çıkarılabileceğini söyler. Aynı maddenin üçüncü fıkrasında, dışarı çıkarma sırasında direnç veya karışıklık hâlinde disiplin hapsi öngörülmüş; ancak avukatlar bu yaptırımın dışında bırakılmıştır. CMK m. 204 ise özellikle sanığın dışarı çıkarılmasını düzenler ve sanığın müdafii yoksa mahkemenin barodan müdafi görevlendirilmesini istemesi gerektiğini belirtir. Buradan çıkan sonuç açıktır: Kanun, duruşma düzenini korumak ister; fakat bunu savunmanın tamamen etkisizleşmesi pahasına yapmaz.

Müdafinin duruşmayı terk etmesi ne anlama gelir?

Müdafinin duruşmayı terk etmesi, her zaman aynı saikle ortaya çıkmaz. Bazen bu davranış, söz hakkının sistematik biçimde kısıtlandığına dair protest bir tutumdur. Bazen mesleki onuru zedeleyen bir yargılama pratiğine tepki olarak ortaya çıkar. Bazen de savunma ile mahkeme arasındaki gerilimin yönetilemediği bir kırılma anıdır. Fakat hukuki sonuç bakımından asıl önem taşıyan şey, bu terk eyleminin hangi aşamada gerçekleştiği ve müdafi yokluğunda hangi işlemlerin yapıldığıdır.

Tam da bu noktada Anayasa Mahkemesi’nin 2019/65 sayılı norm denetimi kararı belirleyicidir. Mahkeme, CMK m. 188’deki “mazeretsiz gelmeme veya duruşmayı terk etme hâlinde devam edilebilir” kuralını tek başına değil, CMK m. 149, 150 ve özellikle 151 ile birlikte yorumlamıştır. Bu yorumda, zorunlu müdafi bulunmayan duruşmada sonucu etkileyebilecek esaslı işlemlerin yapılamayacağı; getirilen istisnanın ancak yargılamayı gereksiz uzatmaya yönelik kötü niyetli girişimlerin önlenmesi amacıyla ve müdafi yardımından yararlanma hakkını zedelemeyecek ölçüde uygulanabileceği kabul edilmiştir. Aynı kararda bu düzenlemeye karşı ciddi karşıoylar da bulunmuş, yani konu anayasal düzeyde dahi tartışmalı kalmıştır.

Bu nedenle müdafinin duruşmayı terk etmesi, mahkemenin artık dilediği tüm usul işlemlerini yapabileceği anlamına gelmez. Özellikle zorunlu müdafilik söz konusuysa, savunmanın etkili varlığına ihtiyaç duyulan celselerde “devam” kararı verilmesi, sonradan adil yargılanma ve müdafi yardımından yararlanma hakkı yönünden ciddi tartışmalara yol açabilir. Anayasa Mahkemesi’nin bireysel başvuru kararları da, açık ve bilinçli feragat bulunmadan savunmanın müdafisiz bırakılmasının ihlal sonucuna gidebildiğini göstermektedir.

Müdafinin duruşmadan çıkarılması hangi sınırlar içinde mümkündür?

Müdafinin duruşmadan çıkarılması, doğrudan CMK m. 204 kapsamındaki sanığın çıkarılması ile karıştırılmamalıdır. Müdafi yönünden dayanak, genel düzen hükmü olan CMK m. 203’tür. Bu hüküm mahkemeye düzeni sağlama yetkisi verir; ancak aynı cümlede çok önemli bir sınır çizer: savunma hakkının kullanılmasını engellememek koşuluyla. Dolayısıyla müdafinin salondan çıkarılması, teknik olarak mümkün olsa da savunmanın etkisizleşmesine yol açıyorsa artık mesele yalnızca “duruşma disiplini” olmaktan çıkar, adil yargılanmanın yapısal güvenceleri alanına girer.

Anayasa Mahkemesi, avukatın duruşma salonundan çıkarılmasıyla ilgili Suat Eren kararında mahkeme başkanının duruşma düzenini sağlama yetkisini tanımıştır. Ancak bu karar, müdafinin her durumda kolayca salondan çıkarılabileceği yönünde sınırsız bir onay anlamına gelmez; kararın konusu özel hayat ve kötü muamele iddialarıdır ve somut olaydaki olgular üzerinden değerlendirme yapılmıştır. Aynı şekilde Mahkeme, avukatların mahkeme içindeki ifade özgürlüğüne yönelik müdahalelerin demokratik toplumda ancak çok istisnai durumlarda gerekli görülebileceğini, savunma makamının serbest ve yer yer hararetli müzakere yürütmesinin adil yargılanmanın doğasıyla bağlantılı olduğunu da vurgulamıştır.

Bu yüzden müdafinin çıkarılması, sırf rahatsız edici bulunan bir itiraz dili nedeniyle başvurulacak rutin bir yöntem olarak görülemez. Savunma sert olabilir; ısrarlı olabilir; hatta mahkemenin usul tercihlerine karşı görünür bir direnç de içerebilir. Fakat bu tavır gerçek anlamda duruşma düzenini bozuyor mu, yoksa yalnızca savunmanın etkisini mi artırıyor? Uygulamada asıl düğüm buradadır. Hukuken meşru itiraz ile duruşma disiplinini bozma arasındaki çizgi, savunma hakkını daraltacak şekilde keyfî çekilemez.

Hibrit kopuş savunması açısından asıl mesele nedir?

Hibrit kopuş savunması açısından bakıldığında müdafinin duruşmayı terk etmesi de, duruşmadan çıkarılması da sadece “orada bulunmama” hâli değildir. Bunlar, savunmanın sistemle kurduğu ilişkinin niteliğini gösteren kırılma anlarıdır. Ancak etkili savunma bakımından kritik olan, bu kopuşun kayda geçirilmiş, gerekçelendirilmiş ve kanun yolu denetimine elverişli biçimde yönetilip yönetilmediğidir.

Başka bir ifadeyle, stratejik olan her kopuş hukuken verimli değildir. Müdafi salonu terk etmiş olabilir; fakat terk nedeni, daha önce ileri sürülen itirazlar, tutanağa geçen beyanlar, savunmanın hangi aşamada kesildiği ve yokluğunda hangi işlemlerin yapıldığı görünür değilse, bu davranış yargısal denetimde çoğu zaman savunma lehine sonuç üretmez. Buna karşılık itirazların zapta geçirildiği, savunma hakkının sınırlandığının açıkça kayda bağlandığı ve esaslı işlemlerin müdafisiz yapılmasına karşı zamanında usul itirazının geliştirildiği dosyalarda, kopuş yalnızca sembolik değil, hukuken anlamlı bir savunma pozisyonuna dönüşebilir.

Bu perspektifte ideal denge, savunmanın ne tamamen pasifleşmesi ne de kendisini yargılamadan tümüyle dışlayacak ölçüde denetimsiz bir çatışmaya sürüklenmesidir. Asıl güç, hukuka aykırılığı görünür kılan ama dosyayı da sahipsiz bırakmayan savunma aklındadır. Bu nedenle zorunlu müdafilik alanında en kritik soru şudur: Müdafi ile yaşanan kopuş, sanığı teknik savunmadan mahrum bırakıyor mu? Cevap evetse, mesele artık sadece avukatın davranışı değil, yargılamanın adilliğidir.

Terk ile çıkarılma arasındaki temel fark

Müdafinin duruşmayı terkinde ilk hareket çoğu zaman müdafiden gelir; duruşmadan çıkarılmada ise inisiyatif mahkemededir. Terk, protesto, stratejik mesafe koyma ya da mesleki kırılma biçiminde ortaya çıkabilir. Çıkarılma ise düzen yetkisine dayanır ve ancak savunma hakkını engellemeyecek sınır içinde meşru kabul edilebilir. Buna rağmen sonuç bakımından ikisi birbirine yaklaşabilir: Her iki durumda da savunma makamı o an için salondan fiilen çekilmiş olur. Bu yüzden hukuki değerlendirme yalnızca “kim başlattı?” sorusuna değil, “sonuçta savunma ne ölçüde zarar gördü?” sorusuna odaklanmalıdır.

Uygulamada en kritik risk alanları

En büyük risk, CMK m. 188’deki istisnanın geniş okunmasıdır. Anayasa Mahkemesi bu kuralı, esaslı işlemlerin müdafisiz yapılabilmesine izin veren genel bir kapı olarak değil, kötü niyetli uzatmaları önlemeye dönük sınırlı bir araç olarak yorumlamıştır. Bu nedenle savunmanın sorgu, esaslı beyan, delil tartışması veya hükme etkili kritik aşamalarda fiilen devre dışı kalması hâlinde, “duruşmaya devam edilebilir” cümlesine sığınılması tek başına yeterli bir güvence oluşturmaz.

İkinci risk, duruşmadan çıkarılmanın disiplin tedbiri ile meslekî disiplin sorumluluğunun karıştırılmasıdır. Mahkemenin anlık düzen yetkisi başka, avukat hakkında yürütülecek disiplin süreci başkadır. Avukatlık Kanunu m. 137, avukat hakkında kovuşturmada isnadın açık ve yazılı bildirilmesini, yazılı savunma istenmesini ve en az on günlük süre tanınmasını zorunlu kılar. Bu yönüyle duruşmadan çıkarma, mesleki disiplin yaptırımının yerine ikame edilemez.

Savunmanın sınırları ve yargılamanın dengesi

Müdafinin duruşmayı terk etmesi ile duruşmadan çıkarılması, ceza muhakemesinde yalnızca duruşma disipliniyle açıklanabilecek teknik meseleler değildir. Bu iki durum, savunma hakkının fiilen ne ölçüde korunabildiğini ve mahkemenin yargılamayı yürütürken hangi sınırlar içinde hareket etmesi gerektiğini doğrudan ortaya koyar. Özellikle zorunlu müdafilik kapsamında, müdafiin yokluğu savunmayı şeklen var ama etkisiz hâle getiriyorsa, artık tartışma yalnızca usul düzeniyle sınırlı kalmaz; adil yargılanma hakkının özü gündeme gelir.

Bu noktada asıl denge, ne savunmanın sınırsız bir çatışma alanına dönüşmesinde ne de yargılama düzeni gerekçesiyle etkisizleştirilmesindedir. Esas olan, savunmanın güçlü, görünür ve etkili biçimde kullanılabildiği; mahkemenin ise düzen yetkisini ölçülülük içinde kullandığı bir yargılama ortamının korunmasıdır. Bu nedenle müdafinin duruşmayı terk etmesi ya da duruşmadan çıkarılması, her somut olayda yalnızca şekli açıdan değil, savunmanın gerçek etkisi ve yargılamanın adil dengesi bakımından değerlendirilmelidir.

Av. Erdem Varol
Bu web sitesinde yer alan içerikler genel hukuki bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır. Her hukuki konu, somut olayın özelliklerine göre ayrıca değerlendirilmelidir. İçeriklerin izinsiz şekilde kopyalanması, çoğaltılması ve başka mecralarda kullanılması uygun değildir.
Whatsapp
Av. Erdem VAROL
Av. Erdem VAROL
Merhaba!
Size nasıl yardımcı olabilirim?
1