
Ceza hukukunda en çok tartışılan alanlardan biri, failin eyleminin kasten öldürmeye teşebbüs mü yoksa kasten yaralama mı oluşturduğunun belirlenmesidir. Uygulamada aynı fiziksel fiil, olayın özelliklerine göre bambaşka hukuki nitelendirmelere konu olabilmektedir. Bu ayrımın merkezinde ise maddi unsurdan çok manevî unsur, bir başka ifadeyle failin kastının yöneldiği netice yer alır. Türk Ceza Kanunu’na göre kast, suçun kanuni tanımındaki unsurların bilerek ve istenerek gerçekleştirilmesidir; teşebbüs ise kişinin işlemeyi kastettiği suçu elverişli hareketlerle doğrudan doğruya icraya başlamasına rağmen elinde olmayan nedenlerle tamamlayamaması halinde söz konusu olur. Bu nedenle kasten öldürmeye teşebbüs bakımından ilk soru, failin gerçekten öldürmeyi isteyip istemediğidir.
Sorunun güçlüğü de burada ortaya çıkar. Zira kast doğrudan görülebilen, ölçülebilen veya tek başına raporla saptanabilen bir olgu değildir. Failin iç dünyasına ilişkin olan bu unsur, dış dünyaya yansıyan hareketler, olay öncesi ve sonrası davranışlar, kullanılan araç, hedef alınan vücut bölgesi ve ortaya çıkan zarar gibi olgular üzerinden değerlendirilir. Adalet Bakanlığı’nın resmî yayınlarında da vurgulandığı üzere, asıl problem somut olayda failin öldürme kastıyla mı yoksa yaralama kastıyla mı hareket ettiğinin tespitidir; Yargıtay da bu ayrımı bazı ölçütler üzerinden yapmaktadır.
1. Hukuki çerçeve: Ayrım hangi maddeler üzerinden kurulmaktadır?
Kasten öldürme suçu TCK m.81’de “bir insanı kasten öldüren kişi” şeklinde düzenlenmiş ve müebbet hapis cezasına bağlanmıştır. Kasten yaralama ise TCK m.86’da, başkasının vücuduna acı verme veya sağlığının ya da algılama yeteneğinin bozulmasına neden olma biçiminde tanımlanmıştır. Teşebbüs hükmü ise TCK m.35’te yer almakta; failin işlemeyi kastettiği suçun tamamlanamaması halinde, meydana gelen zarar veya tehlikenin ağırlığına göre cezada indirim yapılacağını öngörmektedir. Bu sistematik gösteriyor ki, öldürmeye teşebbüs ile yaralama arasındaki fark yalnızca yaralanmanın derecesi değil; failin hangi suçu işlemeyi kastettiğidir.
Bu ayrım yapılırken TCK m.87 de ayrıca önem taşır. Çünkü kimi olaylarda mağdur hayati tehlike geçirecek şekilde yaralanmakta, hatta daha ağır neticeler ortaya çıkabilmektedir; buna rağmen failin öldürme kastı ispat edilemezse hukuki nitelendirme yaralama suçu çerçevesinde kalabilir. Kanun, kasten yaralamanın yaşamı tehlikeye sokan duruma neden olması, organ işlevinde zayıflama yaratması veya ölüm sonucunu doğurması gibi halleri ayrıca düzenlemiştir. Özellikle TCK m.87/4, yaralama sonucunda ölüm meydana gelmesi halinde özel bir neticesi sebebiyle ağırlaşmış suç rejimi kurmaktadır. Ayrıca TCK m.23 uyarınca kişi, kastedilenden daha ağır veya başka bir neticeden sorumlu tutulacaksa bu netice bakımından en az taksir aranır. Dolayısıyla her ağır sonuç, öldürme kastının varlığını otomatik olarak göstermez.
2. Manevî unsur neden belirleyicidir?
Kasten öldürmeye teşebbüs ile kasten yaralama arasındaki temel ayrım, eylemin yöneldiği hukuki sonucun farklı olmasıdır. Fail öldürmeyi amaçlamış, ancak netice gerçekleşmemişse kasten öldürmeye teşebbüs; fail yalnızca bedensel zarar vermeyi istemişse kasten yaralama gündeme gelir. Aynı eylemin her iki suç tipiyle kesişebilmesi, sınırlayıcı ölçütün manevî unsur olmasına yol açar. Resmî öğretide de ifade edildiği üzere, problem somut olayda kişinin öldürme kastıyla mı yoksa yaralama kastıyla mı hareket ettiğinin belirlenmesidir.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Manevî unsur, failin soyut beyanından ibaret değildir. “Öldürmek istemedim” savunması tek başına belirleyici olmadığı gibi, mağdurun “beni öldürmeye çalıştı” şeklindeki değerlendirmesi de tek başına yeterli değildir. Hukuki nitelendirme, olayın bütününe bakılarak yapılır. Kullanılan aletin öldürmeye elverişliliği, hedef alınan bölge, saldırının yoğunluğu, darbe veya ateş sayısı, failin eylemine devam etmek isteyip istemediği, engel olunduğu için mi yoksa kendiliğinden mi durduğu, olay öncesi husumet ve olay sonrası tavır hep birlikte değerlendirilir. Resmî uygulama materyallerinde de öldürmeye teşebbüs değerlendirmesinde sanığın kastının yoğunluğu, darbe-ateş sayısı ve mağdurdaki zararın birlikte gözetilmesi gerektiği belirtilmektedir.
3. Yargısal değerlendirmede öne çıkan ölçütler
Uygulamada mahkemeler ve Yargıtay, öldürme kastının varlığını genellikle dışa yansıyan bazı göstergeler üzerinden kurmaktadır. Bunların başında kullanılan aracın niteliği gelir. Ateşli silah, büyük bıçak, balta veya benzeri öldürücü vasıtaların kullanılması tek başına yeterli olmamakla birlikte, kastın yönünün tespitinde güçlü bir veri oluşturur. Bununla birlikte yalnızca aletin tehlikeliliğine dayanmak da yeterli değildir; zira hukuki değerlendirme her zaman olayın tamamına göre yapılır. Adalet Bakanlığı’nın resmî dergisinde aktarılan Yargıtay kararında da, kullanılan vasıtanın elverişliliği tek başına değil; hedef alınan bölge, yaranın niteliği ve meydana gelen zararın ağırlığıyla birlikte değerlendirilmiştir.
İkinci temel ölçüt, hedef alınan vücut bölgesidir. Baş, boyun, göğüs, karın gibi yaşamsal bölgelerin hedef alınması, çoğu olayda öldürme kastı lehine güçlü bir emare sayılır. Nitekim resmî yayında yer verilen Yargıtay kararında, mağdura bir el ateş edilerek sol göğüs bölgesinden kolon ve dalak yaralanmasına, ayrıca yaşamsal tehlikeye neden olunması; kullanılan vasıta, hedef alınan bölge, yaranın niteliği ve ortaya çıkan zararın ağırlığı ile birlikte değerlendirilerek kastın öldürmeye yönelik olduğu kabul edilmiştir. Bu yaklaşım, vücut bölgesinin tek başına değil; diğer somut bulgularla beraber anlam kazandığını göstermektedir.
Üçüncü ölçüt, saldırının yoğunluğu ve devamlılığıdır. Birden fazla bıçak darbesi, peş peşe ateş edilmesi, mağdur yere düştükten sonra saldırının sürdürülmesi veya failin çevrenin müdahalesiyle durdurulabilmesi, öldürme kastı yönünde daha kuvvetli değerlendirilir. Buna karşılık tek darbe, anlık öfke ile gelişen kısa süreli eylem veya yaralamanın niteliğiyle bağdaşan sınırlı saldırı, her somut olayda olmasa da yaralama kastı lehine yorumlanabilir. Resmî eğitim materyallerinde, öldürmeye teşebbüs nedeniyle ceza belirlenirken sanığın kastının yoğunluğu ve darbe-ateş sayısının dikkate alınması gerektiğinin ayrıca belirtilmiş olması da bu ölçütün uygulamadaki önemini göstermektedir.
Dördüncü ölçüt, failin eylemine neden son verdiğidir. Fail kendi iradesiyle eylemi bırakmışsa bu olgu her zaman aynı sonuca götürmez; fakat dış müdahale, mağdurun kaçması, silahın tutukluk yapması, çevrenin araya girmesi veya failin fiziksel olarak engellenmesi gibi nedenlerle neticenin gerçekleşmemesi, teşebbüs değerlendirmesinde önemlidir. Özellikle failin mağdura yeniden saldırma imkânı varken bunu kullanmayışı ile tam tersine yeniden saldırmak isterken engellenmesi arasında ciddi fark vardır. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca yayımlanan bir bilgi notunda, bıçağı mağdurun beline saplayan ve ikinci hamleyi de yapan failin, üçüncü kez saldırabileceği sırada çevredeki kişiler ve güvenlik görevlileri tarafından engellendiği olay, kasten öldürmeye teşebbüs kapsamında değerlendirilmiştir.
Beşinci ölçüt, olayın öncesi ve sonrasıdır. Önceden var olan husumet, tehdit içerikli sözler, “seni öldüreceğim” şeklindeki beyanlar, planlı takip, silah temini, olay yerine hazırlıklı gelme, mağdurun kaçışını engelleme veya saldırı sonrasında mağdurun yaşamasını önlemeye dönük davranışlar öldürme kastını güçlendirebilir. Buna karşılık ani gelişen ve sınırlı kalan tartışmalar, yönü bedensel zararla sınırlı görünen eylemler ve olayın gelişimiyle uyumlu diğer veriler yaralama kastı lehine değerlendirme doğurabilir. Bununla birlikte hiçbir tek belirti otomatik sonuç doğurmaz; önemli olan delillerin toplamından çıkan tabloya göre ikna edici gerekçe kurulmasıdır.
4. Adli rapor tek başına belirleyici midir?
Hayır. Adli rapor son derece önemli olmakla birlikte, öldürme kastının varlığını tek başına belirlemez. Rapor; yaranın yeri, niteliği, hayati tehlike oluşturup oluşturmadığı, organ işlevine etkisi ve mağdur üzerindeki tıbbi sonucu ortaya koyar. Fakat bu veriler, kastın yönünü belirleyen toplam değerlendirmenin yalnızca bir parçasıdır. Bir başka ifadeyle “hayati tehlike var” raporu, her dosyada otomatik olarak öldürmeye teşebbüs anlamına gelmez; aynı şekilde “hayati tehlike yok” sonucu da öldürme kastını baştan dışlamaz. Çünkü teşebbüste esas soru, neticenin niçin gerçekleşmediği ve failin neyi istediğidir.
Nitekim Yargıtay 1. Ceza Dairesinin resmî olarak erişilebilen bir kararında, aynı mağdura ilişkin iki farklı adli rapor arasında çelişki bulunması nedeniyle suç vasfının bu çelişki giderilmeden belirlenemeyeceği vurgulanmış; eksik inceleme ile hüküm kurulması bozma nedeni sayılmıştır. Bu karar, tıbbi bulguların suç vasfı bakımından önemini gösterdiği kadar, nitelendirmenin yalnızca ilk izlenimle yapılamayacağını da ortaya koymaktadır. Mahkemenin, somut olayın maddi verilerini tam ve çelişkisiz biçimde toplaması gerekir.
5. “Hayati tehlike” ile “öldürme kastı” neden aynı şey değildir?
Uygulamada sık yapılan hatalardan biri, mağdurun hayati tehlike geçirmesini doğrudan öldürmeye teşebbüs kabul etmektir. Oysa TCK m.87/1-d, yaşamı tehlikeye sokan yaralanmayı yaralama suçunun ağırlaşmış hali olarak ayrıca düzenlemektedir. Demek ki kanun koyucu, hayati tehlike yaratan her fiili otomatik olarak öldürmeye teşebbüs saymamıştır. Aynı şekilde ölüm gerçekleşmiş olsa bile, öldürme kastı ispat edilemezse TCK m.87/4 kapsamında kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmesi suçu gündeme gelebilir. Bu yapı, manevi unsurun belirleyici niteliğini açık biçimde ortaya koyar.
Dolayısıyla yargılamada esas mesele, mağdurun ne kadar ağır yaralandığından önce, failin neticeye hangi zihinsel yönelimle hareket ettiğinin ortaya konulmasıdır. Elbette yaranın ağırlığı bu konuda çok güçlü bir delildir; fakat tek delil değildir. Resmî kaynaklarda aktarılan Yargıtay yaklaşımı da öldürme kastını, kullanılan vasıta, hedef alınan bölge, yaranın niteliği ve meydana gelen zararın ağırlığını birlikte dikkate alarak belirlemektedir. Buradaki “birlikte değerlendirme” vurgusu özellikle önemlidir.
6. Manevî unsur sorunu neden gerekçe sorununa da dönüşür?
Bu tür davalarda mahkemenin yalnızca “kast öldürmeye yöneliktir” veya “yaralama kastı vardır” demesi yeterli değildir. Sonuca hangi somut bulgularla ulaşıldığının kararda açıkça gösterilmesi gerekir. Yargıtay’ın resmî sempozyum yayını içinde yer alan değerlendirmede de, kasten yaralama ile kasten öldürmeye teşebbüs ayrımında kullanılan silah, yara sayısı ve kişide meydana gelen zararın dikkate alınması gerektiği; hükmün delillerle ilişkilendirilmiş gerekçe içermesinin önem taşıdığı belirtilmiştir. Bu nedenle manevî unsur sorunu, aynı zamanda ispat ve gerekçe sorunudur.
Başka bir ifadeyle, öldürmeye teşebbüs-yaralama ayrımında mahkeme gerekçesi ne kadar zayıfsa, verilen hükmün denetimi de o kadar güçleşir. Özellikle tanık anlatımları, kamera kayıtları, kriminal bulgular, doktor raporları ve olayın oluş biçimi arasında bağ kurulmadan yapılan nitelendirmeler, üst derece denetiminde sorun yaratabilir. Nitekim Yargıtay 1. Ceza Dairesinin yukarıda değinilen kararında da, MOBESE görüntülerinin iyileştirilmesi ve bilirkişi incelemesi yaptırılmasının gerekip gerekmediği tartışılmış; delillerin denetime elverişli biçimde ortaya konulması gereği vurgulanmıştır.
7. Sınır olaylarda savunma bakımından hangi başlıklar önemlidir?
Bu tür dosyalarda savunmanın ilk yapması gereken iş, yaranın ağırlığından önce kastın hangi verilerle kurulduğunu sorgulamaktır. Kullanılan aracın gerçek niteliği nedir, mağdurun vücudunun hangi bölgesi hedef alınmıştır, saldırı kaç hareketten oluşmaktadır, fail eylemi neden bırakmıştır, olay öncesi husumet veya tehdit var mıdır, mağdurun tedavi belgeleri ve adli raporları birbiriyle uyumlu mudur, olayın kamera kaydı veya tanık anlatımı kastı gerçekten öldürmeye götürecek kadar güçlü müdür? Bu sorulara verilecek cevaplar çoğu zaman suç vasfını doğrudan etkiler.
Özellikle “tek darbe” veya “tek atış” bulunan dosyalarda otomatik bir sonuca gitmek doğru değildir. Tek atışın göğüs bölgesine yakın mesafeden yapılması ile tek darbenin kol ya da bacak bölgesine yönelmesi aynı şekilde değerlendirilemez. Benzer biçimde çok sayıda darbenin bulunması da tek başına yeterli değildir; bunların yöneldiği bölgeler, failin devam iradesi ve olayın akışı birlikte incelenmelidir. Ceza yargılamasında belirleyici olan kalıp formüller değil, somut olayın bütünüdür.
Sıkça Sorulan Sorular
Kasten öldürmeye teşebbüs ile kasten yaralama arasındaki temel fark nedir?
Temel fark, failin kastının yöneldiği neticedir. Fail öldürmeyi istemiş ancak netice elinde olmayan nedenlerle gerçekleşmemişse kasten öldürmeye teşebbüs; yalnızca bedensel zarar vermeyi istemişse kasten yaralama söz konusu olur.
Hayati tehlike raporu varsa mutlaka öldürmeye teşebbüs mü kabul edilir?
Hayır. TCK m.87/1-d, yaşamı tehlikeye sokan yaralanmayı yaralama suçunun ağırlaşmış hali olarak ayrıca düzenler. Bu nedenle hayati tehlike önemli bir emare olmakla birlikte tek başına öldürme kastını zorunlu olarak göstermez.
Tek bıçak darbesi öldürmeye teşebbüs sayılabilir mi?
Evet, bazı olaylarda sayılabilir. Özellikle darbenin yöneldiği bölge yaşamsal bir bölgeyse, kullanılan alet öldürmeye elverişliyse ve olayın diğer unsurları bunu destekliyorsa tek darbe de öldürme kastına işaret edebilir. Ancak bu, otomatik bir kural değildir; somut olayın tüm verileri birlikte değerlendirilir.
Adli rapor tek başına suç vasfını belirler mi?
Hayır. Ölümün meydana gelmesi tek başına öldürme kastını göstermez. Failin öldürme kastı ispatlanamıyorsa, olayın özelliklerine göre TCK m.87/4 kapsamında kasten yaralama sonucunda ölüm meydana gelmesi suçu gündeme gelebilir.
Son değerlendirme
Kasten öldürmeye teşebbüs ile kasten yaralama arasındaki sınır, çoğu dosyada yaranın ağırlığından değil, failin manevî unsurunun nasıl kurulduğundan geçer. Sorun, failin iç dünyasının doğrudan görülememesinde; çözüm ise bu iç yönelimin dışa yansıyan olgular üzerinden dikkatle değerlendirilmesindedir. Kullanılan aracın niteliği, hedef alınan bölge, saldırının yoğunluğu, failin eylemi sürdürme iradesi, olay öncesi husumet, olay sonrası davranış ve adli rapor bulguları birlikte ele alınmadan sağlıklı bir suç vasfı belirlenemez. Bu nedenle bu dosyalarda asıl tartışma çoğu kez “yaranın ne kadar ağır olduğu” değil, “failin neyi gerçekleştirmek istediği” sorusu etrafında yürür.
Bu metin genel bilgilendirme amacı taşır. Somut olayın özellikleri, delil durumu, rapor içeriği ve olayın gelişim biçimi değiştikçe hukuki değerlendirme de değişebilir.



