
6098 sayılı Kanun, diğer adıyla Türk Borçlar Kanunu, kişiler ve işletmeler arasındaki borç ilişkilerinin nasıl kurulacağını, borcun ne şekilde yerine getirileceğini, sözleşmeye aykırılığın hangi hukuki sonuçları doğuracağını ve borcun nasıl sona ereceğini düzenleyen temel özel hukuk kanunudur. Sözleşmeler, haksız fiiller, sebepsiz zenginleşme, kira, satış, eser, vekâlet, hizmet ve kefalet gibi günlük ve ticari hayatın önemli bir bölümünü ilgilendiren hukuki ilişkiler bu kanunun kapsamındadır.
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, 11 Ocak 2011 tarihinde kabul edilmiş, 4 Şubat 2011 tarihli ve 27836 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmış ve 1 Temmuz 2012 tarihinde yürürlüğe girmiştir. Kanun, 818 sayılı mülga Borçlar Kanunu’nun yerini almış; sözleşme hukuku, sorumluluk hukuku ve özel borç ilişkileri bakımından kapsamlı bir sistem oluşturmuştur.
6098 Sayılı Kanun Nedir?
6098 sayılı Kanun, Türkiye’de borçlar hukukunun temel kaynağıdır. Kanunda geçen “borç” kavramı yalnızca para borcunu ifade etmez. Bir malın teslim edilmesi, hizmet sunulması, eserin meydana getirilmesi, belirli bir davranıştan kaçınılması veya meydana gelen zararın giderilmesi de borcun konusu olabilir.
Borç ilişkisinde kural olarak iki temel taraf bulunur:
- Alacaklı, edimin yerine getirilmesini isteme hakkına sahip olan kişidir.
- Borçlu, kararlaştırılan veya kanundan doğan edimi yerine getirmekle yükümlü olan kişidir.
Bir kişi aynı hukuki ilişkide hem alacaklı hem de borçlu sıfatını taşıyabilir. Örneğin satış sözleşmesinde satıcı, malı teslim etme yönünden borçlu; satış bedelini isteme yönünden alacaklıdır. Alıcı ise bedeli ödeme bakımından borçlu, malın teslimini isteme bakımından alacaklıdır.
Türk Borçlar Kanunu, Türk Medeni Kanunu’nun beşinci kitabı ve tamamlayıcısı niteliğindedir. Bu nedenle borçlar hukukuna ilişkin uyuşmazlıklar değerlendirilirken dürüstlük kuralı, iyiniyet, kişilik haklarının korunması ve hakkın kötüye kullanılması yasağı gibi Türk Medeni Kanunu ilkeleri de dikkate alınır.
Türk Borçlar Kanunu’nun Düzenlediği Başlıca Alanlar
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu iki temel kısımdan oluşur.
Genel hükümler
Genel hükümler, belirli bir sözleşme türüne özgü olmayan ve borç ilişkilerinin büyük bölümünde uygulanabilen temel kuralları içerir. Bu bölümde özellikle şu konular düzenlenir:
- Sözleşmenin kurulması ve geçerliliği
- İrade bozuklukları
- Genel işlem koşulları
- Haksız fiil sorumluluğu
- Sebepsiz zenginleşme
- Borcun ifa yeri ve zamanı
- Sözleşmeye aykırılık
- Borçlu temerrüdü
- Faiz ve temerrüt faizi
- İfa imkânsızlığı
- Aşırı ifa güçlüğü
- Zamanaşımı
- Alacağın devri ve borcun üstlenilmesi
- Müteselsil borçluluk
- Ceza koşulu ve bağlanma parası
Bu hükümler, özel bir düzenleme bulunmadığı ölçüde satış, kira, eser, vekâlet ve diğer sözleşmelere de uygulanır.
Özel borç ilişkileri
Kanunun ikinci kısmında belirli sözleşme türleri ayrıntılı olarak düzenlenmiştir. Satış, mal değişim, bağışlama, kira, ödünç, hizmet, eser, yayım, vekâlet, simsarlık, komisyon, saklama, kefalet ve adi ortaklık bu sözleşmeler arasındadır.
Bir hukuki ilişkinin taraflarca verilen adına değil, gerçek içeriğine bakılır. Örneğin “danışmanlık sözleşmesi” başlığıyla düzenlenen bir metin, somut olayda vekâlet, eser veya hizmet sözleşmesi niteliği taşıyabilir. Sözleşmenin hukuki niteliği; tarafların yükümlülükleri, işin görülme biçimi, bağımlılık ilişkisi, sonuç taahhüdü ve ücret yapısı birlikte değerlendirilerek belirlenir.
Borç İlişkisi Nasıl Doğar?
Türk Borçlar Kanunu kapsamında borç ilişkisinin başlıca kaynakları sözleşme, haksız fiil ve sebepsiz zenginleşmedir.
Sözleşmeden doğan borç ilişkileri
TBK’nin 1. maddesine göre sözleşme, tarafların iradelerini karşılıklı ve birbirine uygun şekilde açıklamalarıyla kurulur. İrade açıklaması açık olabileceği gibi, davranışlardan anlaşılacak şekilde örtülü de olabilir.
Sözleşmenin kurulabilmesi için tarafların esaslı noktalarda anlaşması gerekir. Satış konusu, bedel, kiralanan taşınmaz, yapılacak iş veya sunulacak hizmet gibi sözleşmenin temel unsurları konusunda uyuşma bulunmuyorsa kural olarak geçerli bir sözleşmeden söz edilemez.
Elektronik ortamda verilen siparişler, e-posta yazışmaları, mesajlaşma kayıtları ve dijital onaylar da koşulları varsa sözleşme ilişkisinin kurulmasında veya ispatında önem taşıyabilir. Ancak elektronik ortamda kurulan her sözleşmenin aynı hukuki sonuçları doğuracağı söylenemez. İşlemin türüne göre yazılı şekil, güvenli elektronik imza, noter düzenlemesi veya resmî şekil gerekebilir.
Haksız fiilden doğan borç ilişkileri
TBK’nin 49. maddesine göre kusurlu ve hukuka aykırı bir fiille başkasına zarar veren kişi, bu zararı gidermekle yükümlüdür. Trafik kazaları, mala zarar verilmesi, kişilik haklarının ihlali, iş kazaları ve mesleki hatalar haksız fiil sorumluluğuna yol açabilen olaylara örnek gösterilebilir.
Tazminat talep eden kişinin kural olarak hukuka aykırı fiili, zararı, kusuru ve fiille zarar arasındaki uygun illiyet bağını ortaya koyması gerekir. Zarar miktarının tam olarak ispat edilemediği durumlarda hâkim, olayların olağan akışını ve zarar görenin aldığı önlemleri dikkate alarak hakkaniyete uygun bir değerlendirme yapabilir. Zarar görenin zararın meydana gelmesinde veya artmasında etkili olması ise tazminatta indirim yapılmasına neden olabilir.
Sebepsiz zenginleşmeden doğan borç ilişkileri
Haklı bir sebep bulunmaksızın başkasının malvarlığından veya emeğinden zenginleşen kişi, elde ettiği zenginleşmeyi geri vermekle yükümlü olabilir.
Yanlış hesaba yapılan ödeme, aynı borcun iki kez ödenmesi veya geçersiz bir sözleşmeye dayanılarak para verilmesi, sebepsiz zenginleşme talebinin gündeme gelebileceği durumlar arasındadır. Ancak ödeme yapan kişinin borçlu olmadığını bilerek ödeme yapması, zamanaşımına uğramış bir borcun ifası veya ahlaki bir ödevin yerine getirilmesi gibi durumlarda geri isteme hakkı doğmayabilir.
Sözleşme Serbestisi ve Sınırları
Türk Borçlar Kanunu’nun temel ilkelerinden biri sözleşme serbestisidir. Taraflar, kanunun çizdiği sınırlar içinde sözleşme yapıp yapmamaya, karşı tarafı seçmeye ve sözleşmenin içeriğini belirlemeye serbesttir.
Ancak sözleşme serbestisi sınırsız değildir. TBK’nin 27. maddesi uyarınca;
- Emredici kanun hükümlerine,
- Ahlaka,
- Kamu düzenine,
- Kişilik haklarına aykırı olan,
- Konusu imkânsız bulunan
sözleşmeler kesin hükümsüz olabilir. Tarafların bir metni imzalaması, sözleşmedeki her hükmün geçerli olduğu anlamına gelmez. Kanunun emredici düzenlemelerine aykırı hükümler, taraflar kabul etmiş olsa dahi hukuki sonuç doğurmayabilir.
Karşılıklı edimler arasında açık bir oransızlık bulunması ve bu oransızlığın zarar gören tarafın zor durumda kalmasından, düşüncesizliğinden veya deneyimsizliğinden yararlanılarak oluşturulması hâlinde aşırı yararlanma hükümleri gündeme gelebilir. Böyle bir durumda sözleşmeyle bağlı olmadığını bildirme veya edimler arasındaki oransızlığın giderilmesini isteme hakkı doğabilir. Ancak yalnızca bedelin yüksek veya düşük olması, tek başına aşırı yararlanmanın kabulü için yeterli değildir.
Sözleşmelerde Şekil Şartı
Türk Borçlar Kanunu’nun 12. maddesine göre sözleşmeler, kanunda aksi öngörülmedikçe herhangi bir şekle bağlı değildir. Bu nedenle sözlü sözleşmeler de kural olarak geçerli olabilir. Bununla birlikte sözlü olarak kurulan bir sözleşmenin varlığını ve içeriğini ispat etmek uygulamada güçlük yaratabilir.
Kanunun belirli bir şekil öngördüğü durumlarda bu şekle uyulması gerekir. Taşınmaz satışında resmî şekil, kefalette yazılı şekil ve el yazısıyla belirtilmesi gereken unsurlar buna örnektir. Kanunen öngörülen geçerlilik şekline uyulmaması hâlinde sözleşme hüküm doğurmayabilir.
Sözleşmenin geçerlilik şekli ile ispat şekli birbirinden farklıdır. Bir işlemin sözlü olarak geçerli olması, uyuşmazlık çıktığında tanıkla veya başka delillerle kolayca ispat edilebileceği anlamına gelmez. Bu nedenle yüksek bedelli veya uzun süreli ilişkilerde sözleşmenin yazılı hazırlanması, teslim ve ödeme belgelerinin saklanması önem taşır.
İrade Bozuklukları: Yanılma, Aldatma ve Korkutma
Bir sözleşmenin tarafların gerçek ve serbest iradesine dayanması gerekir. Esaslı yanılma, aldatma veya korkutma altında yapılan sözleşmelerde irade sakatlığı söz konusu olabilir.
Yanılmanın sözleşmenin niteliği, konusu, tarafı veya edimin önemli miktarıyla ilgili olması hâlinde sözleşmeyle bağlı olmama hakkı doğabilir. Basit hesap hataları ise kural olarak sözleşmeyi geçersiz kılmaz; yalnızca hatanın düzeltilmesini gerektirir.
İrade bozukluğuna dayalı hakların kullanılmasında kanunda öngörülen sürelerin kaçırılmaması gerekir. Aldatma veya korkutma iddiası ileri sürülecekse mesaj kayıtları, banka hareketleri, tanık anlatımları, ses veya görüntü kayıtlarının hukuka uygunluğu ve olayın gerçekleşme biçimi birlikte değerlendirilmelidir.
Genel İşlem Koşulları ve Standart Sözleşmeler
Bankalar, sigorta şirketleri, elektronik ticaret işletmeleri, telekomünikasyon kuruluşları, hizmet sağlayıcılar ve büyük ölçekli satıcılar tarafından önceden hazırlanan standart sözleşmelerde yer alan hükümler genel işlem koşulu niteliği taşıyabilir.
Bir hükmün küçük yazıyla yazılması, sözleşmenin ekinde bulunması veya tarafın “bütün maddeleri okuyarak kabul ettim” şeklinde kayıt imzalaması, o hükmü kendiliğinden geçerli hâle getirmez.
Karşı tarafın menfaatine aykırı genel işlem koşullarının sözleşme kapsamına girebilmesi için düzenleyen tarafın;
- Koşulların varlığı hakkında açıkça bilgi vermesi,
- İçeriğin öğrenilebilmesi için gerçek bir imkân sağlaması,
- Karşı tarafın kabulünü alması
gerekir. Bu koşullar sağlanmadığında ilgili hüküm yazılmamış sayılabilir. Açık ve anlaşılır olmayan hükümler ise düzenleyenin aleyhine yorumlanır. Düzenleyene karşı taraf aleyhine tek taraflı değişiklik yapma yetkisi veren kayıtlar da geçersiz kabul edilebilir.
Yargıtay uygulamasında da sözleşmeye verilen isimden veya standart kayıtların biçiminden çok, hükümlerin önceden tek taraflı hazırlanıp hazırlanmadığına ve karşı tarafın içeriği müzakere etme imkânına sahip olup olmadığına önem verilmektedir.
Borcun İfa Edilmemesi ve Sözleşmeye Aykırılık
Borç hiç yerine getirilmez, geç yerine getirilir veya sözleşmede kararlaştırılan niteliklere uygun şekilde ifa edilmezse sözleşmeye aykırılık meydana gelebilir.
TBK’nin 112. maddesine göre borç hiç veya gereği gibi ifa edilmezse borçlu, kendisine kusur yüklenemeyeceğini ispat etmedikçe alacaklının zararını gidermekle yükümlüdür. Sözleşme sorumluluğunda borçlunun kusurlu olduğu yönünde kanuni bir karine bulunduğundan, borçlu sorumsuz kalmak istiyorsa kusursuzluğunu ortaya koymalıdır.
Alacaklının hangi hakları kullanabileceği;
- Borcun türüne,
- İfanın mümkün olup olmadığına,
- Borçlunun temerrüde düşüp düşmediğine,
- Ek süre verilmesinin gerekip gerekmediğine,
- Sözleşmenin ani veya sürekli edimli olmasına,
- Özel kanun hükümlerine
göre değişebilir.
Borçlu Temerrüdü ve İhtarın Önemi
Muaccel hâle gelmiş bir borcun süresinde yerine getirilmemesi, her durumda kendiliğinden temerrüt sonucunu doğurmaz. TBK’nin 117. maddesine göre borçlu, kural olarak alacaklının ihtarıyla temerrüde düşer.
Borcun ifa günü sözleşmede açıkça belirlenmişse, belirli vadenin geçmesiyle ayrıca ihtar gerekmeksizin temerrüt oluşabilir. Ancak sözleşme içeriği ve özel düzenlemeler incelenmeden ihtara gerek olmadığı sonucuna varılması hak kaybına neden olabilir.
İhtarın noter aracılığıyla gönderilmesi her durumda zorunlu değildir. Bununla birlikte bildirimin içeriğinin, gönderildiği tarihin ve karşı tarafa ulaştığının ispatı bakımından noter ihtarnamesi, kayıtlı elektronik posta veya uygun diğer yazılı yöntemler önemli olabilir.
Karşılıklı borç yükleyen sözleşmelerde borçlu verilen uygun süre içinde edimini yerine getirmezse alacaklı;
- Borcun aynen ifasını ve gecikme zararını,
- İfadan vazgeçerek olumlu zararını,
- Sözleşmeden dönmeyi
koşulları varsa talep edebilir. Kullanılacak hakkın doğru belirlenmesi önemlidir. Sözleşmeden dönme, fesih ve ifadan vazgeçerek tazminat isteme farklı hukuki sonuçlar doğurur.
Faiz ve Temerrüt Faizi
Türk Borçlar Kanunu, sözleşmeyle kararlaştırılan faiz ve temerrüt faizine ilişkin üst sınırlar öngörmektedir. Sözleşmede faiz oranı belirlenmemişse, borcun doğduğu tarihte yürürlükte bulunan mevzuat uygulanır.
TBK’nin 88. maddesine göre sözleşmeyle kararlaştırılacak yıllık faiz oranı, ilgili mevzuata göre belirlenen yasal faiz oranının yüzde elli fazlasını aşamaz. TBK’nin 120. maddesi ise temerrüt faizi bakımından ayrıca sınır getirmektedir. Ticari işlerde Türk Ticaret Kanunu ve özel mevzuat hükümleri nedeniyle farklı değerlendirmeler yapılabilir.
Faiz hesabında borcun ticari olup olmadığı, tarafların tacir sıfatı, temerrüt tarihi, sözleşme hükmü, talep edilen faiz türü ve dönemsel mevzuat değişiklikleri birlikte değerlendirilmelidir. Dava veya icra takibinde yanlış faiz türüne dayanılması, talebin kısmen reddine veya hesaplama uyuşmazlıklarına yol açabilir.
İfa İmkânsızlığı ile Aşırı İfa Güçlüğü Arasındaki Fark
İfa imkânsızlığı ve aşırı ifa güçlüğü uygulamada sıklıkla birbirine karıştırılır.
İfa imkânsızlığı
Borcun ifası, borçlunun sorumlu tutulamayacağı bir sebeple objektif olarak imkânsız hâle gelirse borç sona erebilir. Borçlu, imkânsızlığı alacaklıya gecikmeksizin bildirmek ve zararın artmasını önlemek için gerekli tedbirleri almakla yükümlüdür.
İfanın yalnızca pahalılaşması, zorlaşması veya borçlu açısından ekonomik açıdan elverişsiz hâle gelmesi her zaman imkânsızlık anlamına gelmez.
Aşırı ifa güçlüğü
TBK’nin 138. maddesi, sözleşmenin kurulmasından sonra ortaya çıkan olağanüstü değişiklikler nedeniyle edimler arasındaki dengenin ağır biçimde bozulması hâlinde sözleşmenin uyarlanmasını düzenler.
Uyarlama talebi için genel olarak;
- Sözleşme kurulurken öngörülmeyen ve öngörülmesi beklenmeyen olağanüstü bir durumun ortaya çıkması,
- Bu durumun borçludan kaynaklanmaması,
- İfanın borçlu aleyhine dürüstlük kuralına aykırı ölçüde ağırlaşması,
- Borcun henüz ifa edilmemiş olması veya haklar saklı tutularak ifa edilmesi
aranır.
Koşullar oluşmuşsa öncelikle sözleşmenin yeni şartlara uyarlanması talep edilir. Uyarlama mümkün değilse sözleşmeden dönme, sürekli edimli sözleşmelerde ise kural olarak fesih gündeme gelebilir.
Kur artışı, enflasyon, maliyet yükselmesi veya piyasa koşullarındaki değişiklikler tek başına otomatik uyarlama sebebi değildir. Sözleşmenin tarihi, süresi, risk paylaşımı, tarafların tacir olup olmadığı, olayın öngörülebilirliği ve edimler arasındaki bozulmanın ağırlığı ayrı ayrı incelenir. Yargıtay uygulamasında TBK’nin 138. maddesinin istisnai niteliği gözetilmekte ve koşullar somut olay üzerinden değerlendirilmektedir.
Haksız Fiil ve Tazminat Sorumluluğu
Haksız fiil nedeniyle tazminat talep edilebilmesi için kural olarak hukuka aykırı fiil, kusur, zarar ve uygun illiyet bağının bulunması gerekir. Bununla birlikte kusursuz sorumluluk hâllerinde zarar verenin kusuru bulunmasa da sorumluluk doğabilir.
Ölüm hâlinde cenaze giderleri, ölümden önceki tedavi giderleri, çalışma gücü kayıpları ve destekten yoksun kalma zararları talep konusu olabilir. Bedensel zarar hâlinde tedavi giderleri, kazanç kaybı, çalışma gücünün azalması veya yitirilmesi ve ekonomik geleceğin sarsılmasından doğan kayıplar gündeme gelebilir.
Maddi tazminat hesabında mağdurun yaşı, geliri, maluliyet oranı, kusur dağılımı, yaşam beklentisi, destek ilişkisi ve sosyal güvenlik ödemelerinin niteliği önem taşır. Manevi tazminat ise cezalandırma veya zenginleşme aracı olmayıp olayın ağırlığı, tarafların durumu ve ihlalin etkisi dikkate alınarak belirlenir.
Haksız fiil aynı zamanda suç oluşturuyorsa ceza soruşturması ile hukuk davası farklı amaç ve usullere tabidir. Ceza dosyasındaki deliller hukuk davasında etkili olabilse de ceza davası açılması, tazminat talebinin her durumda kendiliğinden ileri sürüldüğü anlamına gelmez.
Zamanaşımı Süreleri
6098 sayılı Kanun’un 146. maddesine göre, kanunda aksine hüküm bulunmadıkça alacaklar on yıllık zamanaşımına tabidir. Ancak bu kural, bütün alacakların on yıl içinde talep edilebileceği anlamına gelmez.
Kira bedelleri, faizler, ücret gibi dönemsel edimler ile vekâlet, komisyon ve bazı eser sözleşmesi alacakları için beş yıllık zamanaşımı uygulanabilir. Haksız fiil ve sebepsiz zenginleşme talepleri bakımından ise öğrenme tarihine bağlı iki yıllık ve olay tarihine bağlı on yıllık süreler öngörülmüştür. Haksız fiil aynı zamanda daha uzun ceza zamanaşımına tabi bir suç oluşturuyorsa, koşulları varsa daha uzun süre uygulanabilir.
Zamanaşımı kural olarak alacağın muaccel olmasıyla işlemeye başlar. Borcun ikrar edilmesi, kısmi ödeme yapılması, dava açılması veya icra takibine başlanması zamanaşımını kesebilir. Ancak zamanaşımı hâkim tarafından kendiliğinden dikkate alınmaz; ilgili tarafın bu yönde savunma ileri sürmesi gerekir.
Zamanaşımı ile hak düşürücü süre aynı kavram değildir. Hak düşürücü süre dolduğunda hakkın kendisi sona erebilir ve bazı durumlarda hâkim süreyi kendiliğinden dikkate alır. Özellikle tahliye, ayıp ihbarı, irade bozukluğu, önalım ve sözleşmenin sona erdirilmesine ilişkin sürelerde hukuki nitelendirme dikkatle yapılmalıdır.
6098 Sayılı Kanun Kapsamında Kira Sözleşmeleri
Kira sözleşmesi, kiraya verenin bir şeyin kullanılmasını veya kullanmayla birlikte ondan yararlanılmasını kiracıya bırakmayı; kiracının da kararlaştırılan kira bedelini ödemeyi üstlendiği sözleşmedir.
Kiraya veren, kiralananı sözleşmede amaçlanan kullanıma elverişli durumda teslim etmek ve sözleşme boyunca bu durumda bulundurmakla yükümlüdür. Kiracı ise kira bedelini ödeme, kiralananı özenle kullanma, komşulara saygı gösterme ve kendisinin gidermekle yükümlü olmadığı ayıpları gecikmeksizin bildirme borcu altındadır.
Kira güvencesi ve depozito
Konut ve çatılı işyeri kiralarında kararlaştırılan güvence üç aylık kira bedelini aşamaz. Para veya kıymetli evrak biçimindeki güvencenin kanunda belirtilen şekilde bankada tutulması öngörülmüştür.
Kira artış oranı
Yenilenen kira dönemlerinde uygulanacak artış anlaşması, bir önceki kira yılındaki tüketici fiyat endeksinin on iki aylık ortalamalara göre değişim oranını aşamaz. Beş yıldan uzun süreli veya beş yıldan sonra yenilenen sözleşmelerde emsal kira bedelleri, kiralananın durumu ve hakkaniyet de değerlendirmeye alınabilir.
Konut kiralarında uygulanan geçici yüzde 25 artış sınırı, 2 Temmuz 2023 ile 1 Temmuz 2024 tarihleri arasında yenilenen dönemlerle sınırlıydı. Bu geçici düzenleme 1 Temmuz 2024 sonrasında yenilenen kira dönemlerine uygulanmaz. Güncel değerlendirmede TBK’nin 344. maddesi ve sözleşmenin kaç yıldır devam ettiği dikkate alınmalıdır.
Belirli süreli kira sözleşmesinin sona ermesi
Konut ve çatılı işyeri kiralarında sözleşmenin süresinin dolması, kiraya verene her durumda kendiliğinden tahliye hakkı vermez. Kiracı, sürenin bitiminden en az on beş gün önce bildirimde bulunmadıkça sözleşme bir yıl uzamış sayılır. Kiraya veren ise kural olarak yalnızca sözleşme süresinin sona ermesine dayanarak ilişkiyi sona erdiremez.
Tahliye için ihtiyaç, yeniden inşa ve imar, yeni malikin ihtiyacı, tahliye taahhüdü, iki haklı ihtar veya kiracının aynı bölgede konutunun bulunması gibi kanunda gösterilen nedenlerden birinin oluşması gerekebilir. Bu nedenlerin her biri farklı bildirim ve dava sürelerine tabidir.
Kira uyuşmazlıklarında zorunlu arabuluculuk
Kiralanan taşınmazların ilamsız icra yoluyla tahliyesine ilişkin hükümler hariç olmak üzere, kira ilişkisinden kaynaklanan uyuşmazlıklarda dava açılmadan önce arabulucuya başvurulması dava şartıdır.
Arabulucuya başvurulmadan doğrudan dava açılması, davanın dava şartı yokluğu nedeniyle usulden reddedilmesine yol açabilir. Arabuluculuk başvurusundan son tutanağın düzenlendiği tarihe kadar zamanaşımı durur ve hak düşürücü süre işlemez.
Kefalet Sözleşmesinde Geçerlilik Şartları
Kefalet sözleşmesi, kefilin asıl borçlunun borcunu yerine getirmemesinin sonuçlarından alacaklıya karşı kişisel olarak sorumlu olmayı üstlendiği sözleşmedir.
Kefaletin geçerli olabilmesi için;
- Sözleşmenin yazılı yapılması,
- Kefilin sorumlu olacağı azami miktarın belirtilmesi,
- Kefalet tarihinin yazılması,
- Azami miktar ve kefalet tarihinin kefilin kendi el yazısıyla belirtilmesi,
- Müteselsil kefalet varsa bu sıfatın el yazısıyla yazılması
gerekir.
Kanunda belirtilen istisnalar dışında evli kişilerin kefil olabilmesi için eşin yazılı rızası aranabilir. Rızanın sözleşmeden önce veya en geç sözleşmenin kurulması sırasında verilmesi gerekir.
Bir sözleşmeye “garanti”, “borca katılma” veya başka bir başlık verilmesi, kefalete ilişkin koruyucu hükümlerin uygulanmasını her durumda engellemez. Gerçek kişilerce başka ad altında verilen kişisel güvencelerde de kefaletin şekline, ehliyete ve eş rızasına ilişkin hükümler uygulanabilir.
Yargıtay uygulamasında kefalet tarihinin, azami sorumluluk miktarının ve müteselsil kefil sıfatının kanunda aranan biçimde yazılmaması, sözleşmenin geçerliliği bakımından ayrıntılı şekilde incelenmektedir.
Türk Borçlar Kanunu ile Özel Kanunların İlişkisi
6098 sayılı Kanun temel ve genel nitelikli bir kanun olmakla birlikte, her uyuşmazlık yalnızca Türk Borçlar Kanunu hükümleriyle çözümlenmez.
İşlemin niteliğine göre;
- 6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun,
- 6102 sayılı Türk Ticaret Kanunu,
- 4857 sayılı İş Kanunu,
- 2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu,
- 634 sayılı Kat Mülkiyeti Kanunu,
- Sigortacılık mevzuatı,
- Bankacılık mevzuatı,
- Fikrî mülkiyet düzenlemeleri
öncelikle veya TBK ile birlikte uygulanabilir.
Bir tarafın tüketici olması, tarafların tacir sıfatı, işlemin ticari işletmeyle ilgisi, hizmet ilişkisinde bağımlılık bulunması ve uyuşmazlığın konusu; uygulanacak kanunu, görevli mahkemeyi ve dava şartı arabuluculuk hükümlerini değiştirebilir.
Örneğin bir araç satışında satıcının ticari veya mesleki amaçla hareket etmesi ve alıcının tüketici olması hâlinde tüketici hukuku hükümleri öncelik taşıyabilir. İki tacir arasındaki ticari satışta ise Türk Ticaret Kanunu’nun ihbar, faiz ve ispat kuralları gündeme gelebilir.
Borçlar Hukuku Uyuşmazlığında İzlenecek Süreç
Bir sözleşme veya tazminat uyuşmazlığında izlenecek yöntem, talebin hukuki niteliğine göre değişir. Genel olarak şu aşamalar önem taşır:
1. Hukuki ilişkinin doğru nitelendirilmesi
Öncelikle taraflar arasındaki ilişkinin satış, eser, hizmet, vekâlet, kira, tüketici işlemi veya ticari iş olup olmadığı belirlenmelidir. Yanlış nitelendirme, yanlış mahkemede dava açılmasına veya yanlış zamanaşımı süresinin uygulanmasına neden olabilir.
2. Sözleşme ve delillerin incelenmesi
Yazılı sözleşme, ek protokoller, faturalar, teslim tutanakları, banka dekontları, mesajlar, e-postalar, ihtarnameler ve ticari defterler birlikte değerlendirilmelidir.
Sözleşme metni tek başına yeterli olmayabilir. Tarafların sözleşmeden sonraki davranışları, ödemeler, teslim şekli ve fiilî uygulama da ilişkinin içeriğinin belirlenmesinde önem taşır.
3. Temerrüt ve bildirim işlemlerinin yapılması
Talep edilen hak ihtara, ek süre verilmesine, ayıp bildirimine veya fesih beyanına bağlıysa gerekli işlemlerin süresinde ve ispatlanabilir şekilde yapılması gerekir.
İhtar metninde borcun konusu, miktarı, ifa süresi ve yerine getirilmemesi hâlinde kullanılacak hak açık biçimde belirtilmelidir. Belirsiz veya çelişkili bildirimler sonraki yargılama sürecini olumsuz etkileyebilir.
4. Arabuluculuk şartının kontrol edilmesi
Uyuşmazlığın kira, iş, ticaret veya tüketici hukuku kapsamında olması hâlinde dava öncesi zorunlu arabuluculuk gündeme gelebilir. Arabuluculuk başvurusunun uyuşmazlık konusunu ve talepleri kapsayacak şekilde yapılması önemlidir.
5. Dava veya icra takibinin başlatılması
Talebin niteliğine göre alacak davası, tazminat davası, sözleşmenin uyarlanması, sözleşmenin feshi, kira tespit davası, tahliye davası, menfi tespit davası veya icra takibi yoluna başvurulabilir.
Görevli mahkeme; uyuşmazlığın niteliğine göre asliye hukuk, sulh hukuk, asliye ticaret, tüketici veya iş mahkemesi olabilir. Görev ve yetki değerlendirmesi yalnızca sözleşme başlığına bakılarak yapılmamalıdır.
Uygulamada Sık Karıştırılan Hususlar
Her yazılı sözleşme geçerli değildir
Tarafların imza atmış olması, emredici kanun hükümlerine aykırı maddeleri geçerli hâle getirmez. Özellikle kira, tüketici, hizmet ve kefalet sözleşmelerinde koruyucu hükümler dikkate alınmalıdır.
Her sözleşmenin noterlikte yapılması gerekmez
Kanunda özel bir şekil öngörülmemişse sözleşme noter huzurunda yapılmadan da geçerli olabilir. Ancak noterlik işlemi imza, tarih ve bildirimin ispatı yönünden önemli avantaj sağlayabilir.
Sözleşmenin adı hukuki niteliği belirlemez
“İş ortaklığı”, “danışmanlık”, “garanti” veya “taahhütname” başlıkları, ilişkinin gerçek hukuki niteliğini tek başına belirlemez. Tarafların fiilî hak ve yükümlülükleri esas alınır.
Mücbir sebep her borcu kendiliğinden sona erdirmez
Olağanüstü bir olayın meydana gelmesi, her sözleşmenin otomatik olarak feshedildiği anlamına gelmez. Olayın borcun ifasına etkisi, sözleşmedeki risk dağılımı ve tarafların kusuru incelenmelidir.
Her alacak on yıllık zamanaşımına tabi değildir
Kira, ücret, vekâlet, haksız fiil, sebepsiz zenginleşme ve özel kanunlardan doğan talepler farklı sürelere tabi olabilir.
Yüzde 25 kira artış sınırı güncel değildir
Geçici yüzde 25 sınırı yalnızca 1 Temmuz 2024 tarihine kadar yenilenen belirli konut kira dönemlerinde uygulanmıştır. Sonraki dönemlerde genel kira artış hükümleri dikkate alınmalıdır.
Hak Kaybına Yol Açabilecek Başlıca Riskler
Borçlar hukuku uyuşmazlıklarında hak kayıpları çoğu zaman talebin esasından değil, sürelerin veya usul işlemlerinin yanlış yürütülmesinden kaynaklanır.
Özellikle şu hususlara dikkat edilmelidir:
- Zamanaşımı ve hak düşürücü sürelerin kaçırılması
- Ayıp ve fesih bildirimlerinin süresinde yapılmaması
- Borçlu temerrüdü için gerekli ihtarın gönderilmemesi
- Dava şartı arabuluculuğa başvurulmadan dava açılması
- Yanlış mahkemede veya yetkisiz yerde dava açılması
- Sözleşmeden dönme ile fesih haklarının birbirine karıştırılması
- İfa sırasında çekince konulmaması
- Ödemelerin açıklamasız veya elden yapılması
- Teslim ve iade tutanağı düzenlenmemesi
- Sulh, ibra veya feragat belgelerinin sonuçları anlaşılmadan imzalanması
- Ceza koşulu, faiz ve tazminat taleplerinin yanlış hesaplanması
- Elektronik yazışmaların ve ticari kayıtların korunmaması
Özellikle sözleşmenin uyarlanması talep edilecekse borcun çekincesiz biçimde tamamen ifa edilmesi, TBK’nin 138. maddesine dayanılmasını güçleştirebilir. Kira ve tahliye uyuşmazlıklarında ise bir aylık dava veya takip sürelerinin kaçırılması, talebin reddedilmesine neden olabilir.
Eski Tarihli Sözleşmelerde 6101 Sayılı Kanun
Türk Borçlar Kanunu’nun yürürlüğe girmesinden önce kurulmuş sözleşmelerde hangi kanunun uygulanacağı, 6101 sayılı Türk Borçlar Kanununun Yürürlüğü ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun kapsamında belirlenir.
Kural olarak bir fiil veya işlem hangi kanun yürürlükteyken gerçekleşmişse hukuki bağlayıcılığı ve sonuçları o kanuna tabidir. Ancak 1 Temmuz 2012 sonrasında gerçekleşen temerrüt, sona erme ve tasfiye işlemlerinde yeni Türk Borçlar Kanunu hükümleri uygulanabilir. Kamu düzenine ve genel ahlaka ilişkin hükümler bakımından ayrıca özel geçiş kuralları bulunmaktadır.
Bu nedenle eski tarihli bir sözleşmede yalnızca sözleşmenin imza tarihine bakılarak mülga 818 sayılı Kanun veya 6098 sayılı Kanun uygulanır şeklinde kesin bir değerlendirme yapılmamalıdır. Uyuşmazlığı doğuran olayın ve talep edilen hakkın hangi tarihte gerçekleştiği de incelenmelidir.
Somut Olayın Hukuki Niteliği ve Hakların Korunması
6098 sayılı Türk Borçlar Kanunu, günlük yaşamdan karmaşık ticari ilişkilere kadar geniş bir alanda uygulanır. Ancak aynı kanun maddesi, farklı sözleşmelerde ve farklı olaylarda değişik hukuki sonuçlar doğurabilir.
Sözleşmenin metni kadar tarafların sıfatı, fiilî uygulama, ödeme ve teslim kayıtları, yapılan bildirimler, kusur durumu, zamanaşımı süresi ve özel kanun hükümleri de belirleyicidir. Bu nedenle her dosyanın kendi şartlarına göre değerlendirilmesi gerekir.
Bir sözleşme hükmünün geçerliliği, tazminat talebinin kapsamı, fesih hakkının doğup doğmadığı veya borcun sona erip ermediği konusunda yalnızca genel açıklamalara dayanılarak kesin sonuca ulaşılması mümkün değildir. Hukuki sonuç, somut olayın özelliklerine, mevcut delillere ve güncel yargı uygulamasına göre değişebilir.
Sözleşme hazırlanırken, ihtar gönderilmeden, ödeme veya tahliye taahhüdü verilmeden, sulh ya da ibra belgesi imzalanmadan önce hukuki risklerin değerlendirilmesi önem taşır. Uyuşmazlık ortaya çıktıktan sonra ise zamanaşımı, hak düşürücü süre ve dava şartı gibi usule ilişkin konular gecikmeden incelenmelidir. Hak kaybı yaşamamak için profesyonel hukuki destek alınması, kullanılabilecek hakların ve izlenecek yolun somut dosya üzerinden belirlenmesine katkı sağlayacaktır.



