
Türk Borçlar Kanunu’nun 122. maddesinde düzenlenen munzam, diğer adıyla aşkın zarar; para borcunun geç ödenmesi nedeniyle temerrüt faizinin karşılamadığı ek kaybın tazmini anlamına geliyor. Son dönemde bu konu yalnızca teknik bir borçlar hukuku meselesi olmaktan çıktı; yüksek enflasyon, geciken tahsilatlar ve uzun yargı süreçleri nedeniyle doğrudan mülkiyet hakkı tartışmasının merkezine yerleşti. Özellikle Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 2025 tarihli kararları, alacaklının zararını nasıl ispat edeceği, hangi ekonomik verilerin dikkate alınacağı ve mahkemelerin “salt enflasyon” ile “somut zarar” arasında nasıl bir ayrım yapacağı konusunda uygulamaya yeni bir yön veriyor.
Bugün gelinen noktada temel soru şu: Alacaklı, yıllar sonra tahsil ettiği parasının alım gücünü kaybettiğini söyleyerek otomatik biçimde munzam zarar elde edebilir mi; yoksa bu zararı ayrıca, dosyaya özgü bir illiyet bağı ve hesap yöntemiyle somutlaştırmak zorunda mı? Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin yakın dönem kararları, bu soruya tek cümlelik bir cevap vermiyor; ancak dairenin çizgisi, “katı ve ulaşılmaz bir ispat yükü” ile “tamamen otomatik kabul” arasında bir denge kurmaya çalışıyor. Bu nedenle güncel standart, ne sadece enflasyona dayalı soyut bir söylem ne de her olayda birebir yatırım işlemi ispatı arayan aşırı dar bir yorum olarak okunmalı.
Munzam zarar neden yeniden gündemin merkezinde?
Munzam zarar tartışmasının yeniden alevlenmesinin arkasında, Türkiye’de özellikle son yıllarda yaşanan yüksek enflasyon ve uzun süren tahsil süreçleri bulunuyor. Zira temerrüt faizi, birçok olayda alacaklının gerçek ekonomik kaybını telafi etmeye yetmiyor. Bir başka ifadeyle, alacaklı kâğıt üzerinde parasını faiziyle tahsil etmiş görünse de, fiili alım gücü bakımından ciddi bir kayba uğrayabiliyor. Bu tablo, mahkemelerin yıllarca “zarar ayrıca ispatlanmalı” yaklaşımını sürdürmesi halinde mülkiyet hakkı bakımından ağır bir külfet doğurabileceği eleştirisini güçlendirdi.
Anayasa Mahkemesi de bu eksende önemli bir çerçeve çizdi. 2017/24810 başvuru numaralı kararında, munzam zarar sorumluluğunun kusur sorumluluğuna dayandığını ve temerrüt faizini aşan zararın ayrı bir değerlendirme gerektirdiğini vurguladı. Mahkeme, derece yargısının ispat yükünü aşırı katı yorumlamasının mülkiyet hakkı bakımından sorun yaratabileceği yaklaşımını ortaya koydu. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin Suna Denizci/Türkiye başvurusuna ilişkin kararında da benzer eksende, geç ödenen alacağın değer kaybının mülkiyet hakkı bağlamında önem taşıdığı görüldü.
Hukuki çerçeve: TBK 122 ne söylüyor?
TBK 122’ye göre alacaklı, temerrüt faizini aşan bir zarara uğramışsa, borçlu kusursuz olduğunu ispat etmedikçe bu zararı da gidermekle yükümlü. Bu hüküm, munzam zararın temerrüt faizinden bağımsız, ek bir tazminat kalemi olduğunu açıkça ortaya koyuyor. Dolayısıyla dava, “faiz yetmedi” demekten ibaret değil; alacaklının temerrüt nedeniyle gerçekten fazladan bir kayba uğradığını ve bu kaybın faizle karşılanmadığını göstermesi gerekiyor.
Yargıtay Hukuk Genel Kurulu’nun 29 Mart 2022 tarihli, 2021/938 E., 2022/401 K. sayılı kararında da bu yapı net biçimde tarif edildi. HGK’ya göre alacaklı; asıl alacağın varlığını, geç ifa nedeniyle temerrüt faiziyle karşılanmayan zararını ve zarar ile temerrüt arasındaki uygun illiyet bağını ispatla yükümlü. Buna karşılık alacaklı, borçlunun temerrüde düşmedeki kusurunu ispat etmek zorunda değil; borçlu ancak kusursuzluğunu kanıtlarsa sorumluluktan kurtulabiliyor. Aynı kararda, munzam zarar davalarında ispat yükümlülüğünün “çok sıkı kurallara” bağlanmaması gerektiği de özellikle vurgulandı.
Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin yeni dosyaları ne gösteriyor?
Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 13 Ocak 2025 tarihli 2024/3534 E., 2025/15 K. sayılı kararında, davacı uzun süre sonra tahsil ettiği para ile artık konut alamadığını, yani geç ödemenin ekonomik gerçeklik içinde temerrüt faiziyle giderilemeyen bir kayba dönüştüğünü ileri sürdü. İlk derece ve istinaf aşamasında talep reddedilmiş olsa da, karar metninin ikincil yayınlarına göre daire; hiper enflasyon koşullarında bireyin parasını atıl bırakmayacağı, en azından mevduat, altın, döviz veya tahvil benzeri araçlarla değerini korumaya çalışmasının hayatın olağan akışına uygun olduğu yönündeki karineyi benimsedi. Bu yaklaşım, klasik anlamda “her alacaklı kendi yatırım tercihini tek tek ispat etsin” anlayışından uzaklaşan bir okuma sundu.
Aynı karar çizgisinde, bilirkişi incelemesinde hangi verilerin dikkate alınacağı da somutlaştırıldı. Karar metninde; TEFE-TÜFE oranları, üç aylık ortalama vadeli mevduat faizleri, devlet tahvili faizleri, dolar ve euro kur değişimleri, asgari ücret artışı ve altın fiyatlarındaki artışın “sepet hesap” mantığıyla değerlendirilmesi gerektiği belirtildi. Yani daire, “zarar vardır” sonucuna doğrudan hükmetmek yerine, ekonomik gerçeklikten hareket eden nesnel bir hesaplama zemini kurulmasını istedi. Bu, uygulamada munzam zarar davasının başarısını büyük ölçüde bilirkişi raporunun metodolojisine bağlayan yeni bir aşamaya işaret ediyor.
- Hukuk Dairesi’nin 13 Kasım 2025 tarihli 2024/3553 E., 2025/3873 K. sayılı kararında da benzer bir damar görülüyor. Kararın yayımlanan metninde, yerel mahkemenin reddi bozulurken yine hiper enflasyon ortamında makul kişinin parasını gelir getiren yatırım araçlarında değerlendireceğinin hayat tecrübesine uygun bir karine olduğu vurgulandı. Daire ayrıca bilirkişiden ekonomik unsurlar dikkate alınarak sepet hesabı yapılmasını ve ortaya çıkacak farktan tahsil edilen temerrüt faizinin düşülmesini istedi. Bu yönüyle 2025 içtihadı, 6. Hukuk Dairesi’nin tamamen katı somut ispat standardına dönmediğini; aksine soyut ekonomik veri ile dosyaya özgü hesaplamayı birlikte kullanan hibrit bir modele yöneldiğini gösteriyor.
Peki “güncel ispat standardı” tam olarak nedir?
Bugünkü standart üç katmanlı okunmalı.
1. Salt iddia yetmiyor
Alacaklının “param değer kaybetti” demesi tek başına yeterli değil. Munzam zarar hâlâ bağımsız bir zarar kalemi ve talebin asıl alacak, temerrüt, zarar ve illiyet bağı ekseninde kurulması gerekiyor. HGK’nın 2022 tarihli kararı da bunu açık biçimde koruyor. Bu nedenle dava dilekçesinde yalnızca ekonomik kriz veya enflasyon anlatısı yer alması, tek başına sonuca götürmez.
2. Ancak alacaklıdan imkânsız bir ispat da beklenmiyor
Özellikle yüksek enflasyon dönemleri bakımından, mahkemelerin “hangi gün hangi yatırım aracına yönelirdin, bunu belgeyle ispat et” tarzı katı yaklaşımı artık daha zayıf. Anayasa Mahkemesi’nin mülkiyet hakkı eksenli değerlendirmesi ve 6. Hukuk Dairesi’nin 2025 kararlarında yer bulan karine yaklaşımı, ekonomik gerçekliğin herkesçe bilinen vakıa olarak dikkate alınabileceğini gösteriyor. Bu, soyut ispatın tek başına yeterli olduğu anlamına gelmese de, alacaklı lehine önemli bir ispat kolaylığı sağlıyor.
3. Esas belirleyici unsur, dosyaya uygun hesaplama ve illiyet bağı
Yargıtay 6. Hukuk Dairesi kararlarının asıl ağırlık merkezi burada. Daire, ekonomik göstergeleri sıralayıp dosyanın bilirkişilik incelemesiyle değerlendirilmesini istiyor. Yani alacaklı, “ben döviz alsaydım şu kadar kazanırdım” şeklinde bireysel yatırım geçmişini ispat etmek zorunda değil; ancak geç ödeme nedeniyle temerrüt faizini aşan objektif bir fark doğduğunu, güvenilir bir yöntemle dosyaya taşımalı. Bu nedenle güncel uygulamada iyi hazırlanmış bir hesap raporu, dava sonucunu çoğu zaman genel hukuki tartışmadan daha fazla belirliyor.
Uygulamada en çok nerede hata yapılıyor?
En yaygın hata, munzam zararı enflasyon farkı davası gibi sunmak. Oysa Yargıtay’ın ve HGK’nın ortak zemini, munzam zararın otomatik bir enflasyon telafi mekanizması olmadığı yönünde. Hüküm, temerrüt faizi ile gerçek zarar arasındaki farkı hedefliyor; bu yüzden dava, ekonomik tabloyu anlatırken aynı zamanda somut uyuşmazlığın yapısına da bağlanmalı. Alacağın niteliği, vade tarihi, temerrüt tarihi, tahsil tarihi, işlemiş faiz, tahsil edilen toplam ve bu süredeki reel ekonomik aşınma birlikte gösterilmeden kurulan davalar zayıf kalıyor.
İkinci büyük hata, bilirkişi incelemesini davanın sonradan tamamlanacak teknik bir ayrıntısı sanmak. Oysa 6. Hukuk Dairesi’nin çizgisinde bilirkişi raporu, davanın merkezinde yer alıyor. TEFE-TÜFE, mevduat, tahvil, döviz, asgari ücret ve altın gibi verilerin nasıl ağırlıklandırılacağı; hangi dönemin esas alınacağı; tahsil edilen faiz tutarının fark hesabından nasıl düşüleceği gibi başlıklar, hükmün kaderini belirliyor. Mahkemenin önüne zayıf bir hesap çerçevesi konulduğunda, dava kolayca “genel değer kaybı iddiası” seviyesinde kalabiliyor.
İçtihatlar arasında tam birlik sağlandı mı?
Hayır. Bugün için tam anlamıyla yeknesak ve tartışmasız bir içtihat birliğinden söz etmek güç. HGK 2022 kararı, ispat yükünün çok sıkı kurallara bağlanmaması gerektiğini söylerken; uygulamada bazı mahkemeler hâlâ daha dar bir somutlaştırma beklentisiyle hareket edebiliyor. 6. Hukuk Dairesi’nin 2025 kararları ise daha çok, alacaklı lehine ispat kolaylığı tanıyan ama son sözü bilirkişi hesabına bırakan bir orta yol kuruyor. Bu nedenle “munzam zarar artık otomatik kabul ediliyor” demek de, “yalnızca bireysel yatırım ispatıyla mümkündür” demek de isabetli görünmüyor.
Daha açık söylemek gerekirse, güncel standart artık şu cümlede toplanıyor: Yüksek enflasyon ve ekonomik göstergeler, alacaklı lehine güçlü bir karine yaratır; ancak hüküm kurulabilmesi için bu karinenin dosyaya uygun hesap ve illiyet bağı ile desteklenmesi gerekir. İşte Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin son kararlarının uygulamaya bıraktığı ana mesaj da tam olarak budur.
Önümüzdeki dönemde ne bekleniyor?
Munzam zarar davalarının sayısında düşüş değil, artış bekleniyor. Özellikle uzun süren ticari alacak uyuşmazlıkları, eser sözleşmeleri, kooperatif ilişkileri, ilamlı-ilamsız takip sonrası geç ödenen yüklü alacaklar ve kamuya karşı açılan bazı para alacağı davalarında bu başlığın daha sık öne çıkması muhtemel. Çünkü ekonomik dalgalanma sürdükçe, “faiz ödendi, dosya kapandı” yaklaşımı taraflar bakımından yeterli görünmüyor.
Bununla birlikte esas mücadele, munzam zarar kurumunun istisnai niteliğini kaybettirmeden, mülkiyet hakkını etkisiz hâle getirecek kadar daraltmamakta düğümleniyor. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin güncel kararları, tam da bu çizgide duruyor: ne alacaklıya sınırsız bir enflasyon farkı kapısı açıyor ne de hakkın fiilen kullanılamayacağı kadar sert bir ispat duvarı örüyor. Yargı pratiği, önümüzdeki dönemde bu hibrit standardın nasıl somutlaşacağını gösterecek. Şimdilik görünen o ki, munzam zararda davayı kazandıran şey yalnızca hukuki kavramlara hâkimiyet değil; ekonomik veriyi doğru kuran, illiyet bağını netleştiren ve temerrüt faizinin yetmediğini sayısal olarak ortaya koyan dosya mimarisi olacak.
İçtihatların Ortaya Koyduğu Yeni Denge
Munzam zarar artık yalnızca eski içtihat kitaplarında kalan teorik bir kurum değil. Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 2025 tarihli kararlarıyla birlikte, alacaklının temerrüt faiziyle karşılanmayan reel kaybını ileri sürmesi daha görünür ve daha teknik bir dava alanına dönüşmüş durumda. Güncel ispat standardı; salt soyut anlatımı yeterli görmeyen, fakat ekonomik gerçekliği de inkâr etmeyen bir çizgiye yerleşmiş bulunuyor. Başka bir deyişle, bugünün munzam zarar davasında kazanan taraf; sadece “param eridi” diyen değil, bu erimenin temerrüt faiziyle kapanmadığını nesnel veriler, uygun illiyet ve güçlü hesaplama metoduyla ortaya koyabilen taraf olacak.
Kaynak notu
Bu içerikte, Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları için resmî kaynaklar; Yargıtay 6. Hukuk Dairesi’nin 2025 tarihli belirli karar metinleri için ise erişilebilir açık yayınlarda yer alan karar aktarımları esas alınmıştır. Yargıtay’ın herkese açık resmî arama sonuçlarında bu spesifik kararların tam metni doğrudan görünmediği için, karar numarası ve gerekçe akışını yansıtan açık hukuk yayınları çapraz okunmuştur.



